20 Ekim 2026 Salı
2. dunya savasi
9 Eylül 2023 Cumartesi
Izmir, 11 ekim 1925
Mustafa Kemal ilk olarak 1905 şubatında İzmir'i görmüştür. Ali Fuat Cebesoy şunları söylemektedir;
"Mustafa Kemal, ben, Müfit Kırşehir ve diğer bazı mümtaz yüzbaşılar İstanbul Limanı'ndan kalkan bir Nemse Vapuruyla Beyrut'a hareket ettik. Ertesi gün öğle üzeri İzmir'e geldik. İzmir'i ilk defa görüyordum üç arkadaş bir araba tutarak Kordonboyu'nda dolaştık. Şehir fevkalade güzeldi. Şehirdeki gazinolarda orkestralar çalıyordu. Birine girmek istedik fakat; sonra vapuru kaçırmaktan korkarak bundan vazgeçtik,."
11 Ekim 1925 günü İzmir Belediye Balkonu'ndan halka hitaben yaptığı konuşmada: "Ben İzmir'i ilk gördüğüm gün mektebi terk ederek menfâma (sürgüne) gittiğim gündür. Bu güzel memlekette, menfâma giderken birkaç saat geçirmiştim. O zaman bu güzel rıhtımı baştan başa bize hasmîâi can olan yabancı bir ırkın mensuplarıyla memlû görmüştüm. O zaman hükmetmiştim ki; İzmir hakiki, asil ve necip Türk İzmirlilerden gitmişti.."
Mustafa Kemal Eylül 1907 de Selanik'e geçerken İzmir'e uğramıştır ki bu onun şehre ikinci gelişidir. Üçüncüsü Trablusgarb'a giderken, İzmir'e uğramıştır. 17 Ekim 1911 tarihinde Urla karantinasında içinde bulunduğu Rus vapurundan Selanik'te bulunan Fuat Bulca'ya yazdığı mektuptan anlıyoruz. Bu mektupta "Vatanı Kurtarmak için şimdiye kadar olduğundan ziyade gayret ve fedakarlık zorunludur." demektedir.
Anadolu Gazetesi'nin 9 Eylül 1913 tarihli sayısında, "Mustafa Kemal Bey" başlıklı yazıda şöyle denilmektedir:
İZMİR'İN KURTULUŞU VE GAZİ MUSTAFA KEMAL'İN İZMİR'E GELİŞİ
30 Ağustos 1922'de Dumlupınar (Başkomutan) Meydan Muharebesi'nin kazanılması ile Yunan ordusu imha edilmiştir.
1 Eylül 1922'de "Ordular ilk hedefiniz Akdeniz'dir" emrini verir. 9 Eylül 1922'de ordumuz İzmir'i alır. Atatürk İcra Vekilleri Heyeti Başkanı Rauf (Orbay) Bey'e telgrafta: "Birliklerimiz İzmir doğu sırtlarında düşmanın son direnişini kırdıktan sonra bugün mağlup düşmanla beraber İzmir'imize zaferle girdik. Ben yarın öğleden itibaren İzmir'de bulunacağım" der.
Aynı gün Yunan'ın ateşe verdiği kasabaya (Turgutlu) varıp burayı ve yanan köyleri geçer. Armutlu'ya gelinir. Burada mola verilir Mustafa Kemal koyu bir güneş gözlüğü taktığı için tanınmaz. Orada bulunan bir ihtiyar, koynundan bir resim çıkarır, bir kaç kere önce resme, sonra Mustafa Kemal'e bakar. Mustafa Kemal gözlüğünü alnına doğru kaldırınca ihtiyar daha yakına yanaşır ve daha dikkatli bakar. Birdenbire yüzünün rengi değişir, her yanı titreyerek, "Bu sensin, bu!" diye bağırır. Sonra orada bulunanlara dönerek, haykıra haykıra "Ey ahali koşun, koşun! Bu odur, Kemalimiz geldi!" der demez bütün halk otomobile koşar. Kadın, erkek, çocuk, yaşlı kimi toprağı, kimi tekerlekleri öpüyor, kimi Mustafa Kemal'in boynuna, eline sarılıyor kimi otomobili omuzlarında taşımaya çalışıyordu.
Mustafa Kemal 9 Eylül 1922 Cumartesi günü karargâhı ile Belkahve'ye varır. Bir incir ağacının altında Kadifekale'de şanlı bayrağımızın dalgalandığı İzmir'i uzun uzun seyreder. Düşman devletlerin karma donanması körfezdedir. Hava kararıncaya kadar burada kalır. Geceyi geçirmek için Nif'e (Kemalpaşa) gelinir. Rüşen Eşref Ünaydın anlatır:
"Seni, bir iki basamak merdivenle ilk katına çıkılan, zaten sanırım o ev sadece bir katlı idi, o evin kapısından içeri girişte, başları beyaz örtülerle sımsıkı sarılı köy kadınları karşıladılar. ...Yedi sekiz kadın... Gölgeler gibi çekingendirler. Seni o dar girişte görünce, yerlere doğru eğildiler; sarılıp dizlerinden öptüler; baş örtülerinin ucu ile ayaklarından tozlar aldılar, bir ikisi o tozları gözlerine sürdüler! Ve onların gözlerinden senin ayakkabılarına yaşlar damladı. Sen onları ağır başla selamladın. Onlar senin önünde el bağladılar, yaşlı gözlerle sana uzun uzun baktılar. Bu el bağlayışlar, bu susuşlar sana bir sonsuz minneti ve hayranlığı bin sözden ne kadar daha iyi anlatıyordu."
Atatürk yanında Mareşal Fevzi (Çakmak) Garp Cephesi Komutanı İsmet (İnönü) Paşa Garp Cephesi Kurmay Başkanı Asım (Gündüz) Paşa ve karargâhı ile 10 Eylül 1922 günü İzmir'e girmiş, burada Fahrettin (Altay) Paşa İle buluşarak doğruca hükümet konağına gitmiştir. İzmirliler kurtarıcılarını büyük bir törenle, sevinç ve coşkunlukla karşılamışlardır. İzmir Hükümet Konağı balkonundan, Konak alanını hınca hınç dolduran İzmirlileri, selamlayarak kısa bir konuşma yapar.
"Bu başarı milletindir" der.
Daha sonraları da yapılan her türlü hamleyi ve başarıyı hiç bir zaman kendine değil, canından çok sevdiği milletine mal etti.
Konak Meydanı'na İzmirli Türklerin büyük kurtarıcılarına armağanı olan bir açık otomobil getirirler. Otomobilin her yanı kırmızı beyaz kurdelelerle küçük beyaz güllerle süslenmiştir. Gül bahçesi gibi arabayı beğenerek seyreder. İzmirlilerin inceliğinden duygulanır. Fakat; çiçeklerin arasındaki kuzuyu fark edince, Ruşen Eşref (Ünaydın) Bey'e dönerek:
"Aman! Çabuk gidin söyleyin; şu kuzuyu kesmesinler..."
Ruşen Eşref Bey anlatır:
"Aşağıya çok hızla koştum. Fakat; kapını önüne varınca gördüm ki beyaz mermere al kanlar yayılmış, vaktinde yetişemediğimi arz için başımı ve ellerimi kaldırıp yukarı sana doğru baktım. Gördüm ki balkondan çekilmişsin şimdi o anı bir daha hatırladıkça, saldırgan ordusunu yok etmiş bir Muzaffer Başkomutanın bir kuzu kanı dökülmesine bakamayacak derecede bir insan yüreği taşır olduğunu hasretle bir daha anıyorum."
"Bingazi muharebatı esnasında Derne ve Tobruk kumandanlığı vazifesini kemal-i muvaffakiyet ve celadetle ifa edip bilahare Bolayır Ordusu Erkân-ı Harbiye riyasetine tayin buyrulup harekât-ı ahirede (Edirne'nin geri alınması) fevkalade ibraz-î faaliyet eyleyen erkan-ı harb binbaşısı Mustafa Kemal Bey'in bera-yı tedbil'i hava şehrimizi teşrif eyledikleri istihbar olunmuştur. Gazetemiz bu muhterem askere beyanı hoşamedi eylemeği vicdanı bir vazife, telakki eyleriz."
Anadolu Gazetesi'ndeki bu haber Mustafa Kemal'in Milli Mücadele'den önce dördüncü kez İzmir'e geldiğini göstermektedir. Ancak bununla ilgili olarak hiçbir kaynakta bilgi bulunmadığı gibi Atatürk'ün kendisi de bundan söz etmemektedir.
İZMİR'DE DÜŞMAN BAYRAĞINA SAYGI
Aynı gün öğleden sonra bir atın kuyruğuna bağlanmış yerde sürüyen Yunan bayrağını görünce "Bayrağı ters taşıyabilirler fakat; yerde süründürmesinler, bu bizim adetlerimize yakışmaz" diye haber gönderir ve bayrak atın kuyruğundan kaldırılır.
Daha sonra Mustafa Kemal yanına yazar Ruşen Eşref'i ve yaverlerini alarak otomobiline biner, biri otomobilinin önünde diğeri arkasında yer alan iki kısraklı süvari bölüğünün arasında, Konak Meydanı'ndan Karşıyaka'da onu konuk etmek için hazırlanmış eve gitmek üzere ayrılır.
Karşıyaka'daki kalacağı eve geldiğinde evin mermer taraçasına çıktıktan sonra kapının önüne ipek bir Yunan bayrağı serilmiştir. Üzerine basılacak bir yol halısı gibi yayılmıştır. Kadın ve erkek orada bulunan İzmirliler:
"Buyurunuz geçiniz.... Bizim öcümüzü yerine getiriniz. Yabancı kral bu evden içeri, bizim bayrağımıza basarak girmişti. Siz lütfedin, bu karşılıkla o lekeyi silin! Burası sizin şehrinizdir. Bu ev sizin evinizdir. Bu hak sizindir" diye yalvarıyorlardı. Mustafa Kemal yerde serili bayrağın önünde durur, ağlayarak yalvaran kadın ve erkeklere tatlılıkla bakarak;
"O geçmişte kötü etmiş. Bir milletin istiklalini temsil eden bayrak çiğnenmez. Ben onun hatasını tekrar edemem" der. Bayrağı kaldırtır ve bembeyaz mermerlere basarak içeri girer. Ruşen Eşref Ünaydın "İşte sen İzmir'e ilk gün zaferinle böyle girdin" der.
İZMİR HEMŞEHRİLİĞİ
İzmirliler Atatürk'e 14 Eylül 1922 tarihinde hemşehrilik teklif ederler ve Atatürk tarafından kabul edilir. Atatürk, 24 Eylül 1922 tarihinde İzmir Muhterem Hamiyetli Ahalisine hitabı ile yazdığı mektupta:
"İzmir Belediye ve Yönetim Meclisleri aracılığı ile bana İzmir Hemşehriliği sanı verildiğini öğrendim. Ülkemizin Akdeniz'e karşı ışığı olan, düşman işgalinden kurtulması için bütün ülkeyi seve seve yıllarca sıkıntılara sürüklemiş bulunan İzmir'imizin hemşehrileri arasında sayılmak bana sonsuz bir sevinç ve övünç olmuştur.
Bundan yaklaşık üç yıl önce İzmir felaketi ile yüreği en büyük üzüntü ve aynı zamanda en güçlü bir inanç kararlılığı ile çarpmış; başladığımız bağımsızlık savaşında bana en güçlü umutları vermiş olan yiğit Erzurum halkı da beni hemşehrileri arasına almakla ödüllendirmiş oluyordu.
Bana ulusal savaşımızın, önemli bir girişiminin başlangıcını anımsatmakta bulunan Erzurum hemşehriliğine, savaşımızın zaferini müjdeleyen İzmir hemşehriliğini ekleyerek, değerli bir ödül vermiş oluyorsunuz.
İzmirli hemşehrilerime sevgi ve bağlılıkla teşekkürlerimi sunarım. İzmir'in acılarını gidermek için genel görevlerimizin verdiği zorunluluktan başka özel ve içten bir ilgi ile çalışmak, benim için bir ülkü olacaktır.
Hepinize selam ve sevgi hemşehrilerim" der.
İZMİR'İN KURTULUŞUNDAN SONRA ATATÜRK'ÜN İZMİR'E GELİŞLERİ
Gazi Mustafa Kemal 10 Eylül 1922'de İzmir'e geldikten sonra 29 Eylül 1922'de İzmir'den ayrılmıştır.
Bu tarihten sonra:
27 Ocak ------ 4 Şubat 1923
10 Şubat ------ 18 Şubat 1923
27 Temmuz ------ 2 Ağustos 1923
2 Ocak ------ 22 Şubat 1924
11 Ekim ------ 16 Ekim 1925
16 Haziran ------ 9 Temmuz 1926
27 Şubat ------ 5 Mart 1930
27 Ocak ------ 3 Şubat 1931
5 Şubat ------ 6 Şubat 1931
8 Şubat 1931
31 Ocak ------ 4 Şubat 1933
9 Nisan ------ 13 Nisan 1934
22 Haziran ------ 24 Haziran 1934
Tarihlerinde İzmir'i ziyaret etmiştir.
Dr. Eren Akçiçek'in "Atatürk'ün Hayatında İzmir" isimli çalışmasından alınmıştır.
17 Ocak 2023 Salı
Selanik Askeri Rustiyesinde dosyasina dusulen not
5 Kasım 2022 Cumartesi
6 Mart 1930, Ataturk un sikayeti
13 Nisan 2022 Çarşamba
Safiye Ali (* 2. Februar 1894 in Istanbul; † 5. Juli 1952 in Dortmund
The world was full of burdens for Safiye Ali growing up at a time when girls were not allowed to attend medical faculties. Greatly influenced by the sufferings of people in the Balkan Wars, she was to become a passionate physician. In those times, women's education was a rare luxury, but the effort of Turkey's first female physician was both commendable and unusual. She was born on Feb. 2, 1884 in Istanbul as the daughter of Ali Fırat Pasha, the adjutant of Ottoman Sultan Abdülaziz and Abdülhamid II, and Emine Hasene Hanım. Born in Damascus, her grandfather Hacı Emin Pasha worked as Shaykh al-Islam in Mecca for 17 years and was the founder of five associations that still offer funds to students.
As the youngest of four sisters, she lost her father at an early age and later moved to the mansion of her grandfather together with her mother. During her years at the Istanbul American College, she set her mind on becoming a physician. She graduated from the college in 1916 and enrolled in the Medical Faculty of the University of Würzburg, with a grant funded by Education Minister Şükrü Bey.
Ali was an active student during her years in Germany. She took philosophy and history classes and spent her free time at the clinics of German physicians. The Bavaria National Education Ministry gave her a hard time earning a medical qualification, as she was the only Turkish student in the exam, and had a powerful desire to rank first. Even though she achieved first place, the ministerial officials announced her only as a candidate of medicine.
Under the harsh conditions of World War I, Ali was afraid of failing. She completed her degree with success and returned to Istanbul. Following a six-week visit, she went back to Germany to specialize in gynecology and pediatrics. She married her colleague Ferdinand Krekeler who later took the Turkish name "Ferdi Ali." Eager to work for her country, she finally settled in Istanbul. Ali received her diploma as Turkey's first female physician in 1923, and opened her first clinic in the neighborhood of Cağaloğlu. At first, she advertised herself through newspapers and everything went well. But wealthy female patients did not give her credit due to her gender, and poor patients saw Ali as a shoulder to cry on, and even told her their secrets. Unfortunately, the work was not well-paid, and she did not have any colleagues to help her. She would accept lower examination fees if the patient had financial difficulties, otherwise she would ask the same fee as her male colleagues received. In a word, she was suffering from the lack of "equal pay for equal work" at that time.
Leaving aside her sufferings, Ali's deep passion pushed her to become more than a clinician. She started to give gynecological and obstetrics courses at the first women's medical school under the American College, and made a name for herself as the first female lecturer in higher education.
At that time, there were special care centers ("Süt Damlası" in Turkish) in different cities of Europe for children who were unable to have access to breast milk or to sterilized milk for different reasons. Its Istanbul branch was founded by the French Red Cross, but was later handed over to the "Himaye-i Etfal" (the then Social Services and Child Protection Agency) in 1925. Rather than offering treatment, the center's principal aim was to raise awareness among mothers about how to raise children properly. Later, Ali was assigned the head of the center, and its activities gained momentum. Pointing to the benefits of breast milk, she encouraged mothers to breast-feed their children. Besides this, she held training sessions on achieving a healthy diet. Voluntary caregivers used to visit homes to follow up on mothers who took this course. Ali established the Hilal-i Ahmer Hanımlar Society Little Children Clinic, which offered services to children of different ages. The clinic provided treatment for sick and weak children over 1 year's of age who no longer fed on breast milk. Apart from patient care, the clinic also organized training sessions for mothers and donated clothes twice a year.
Ali and her efforts for mother and children are enshrined in the hearts of Turkish people. She was always busy with her voluntary activities and patients flocked to her clinic. Moreover, her photos and statements were published in newspapers thanks to her activities in the field of women's rights at the Turkish Women Union. Ali, however, had to resign from the Süt Damlası Care Center because her colleagues forced her to quit. Her patients did not welcome this decision, and even women with children made demonstrations in front of the Hilal-i Ahmer Society and the house of Fuat Bey, the center's new head. There were rumors that Ali intentionally organized these demonstrations, yet she described such assertions as ridiculous, adding that the rumors were circulated by some male physicians who were jealous of their counterparts' success.
As a flourishing physician at the top level of her profession, Ali was forced to quit serving poor women and children. She was assaulted by male physicians many times and demoralized by groundless assertions, but struggled with patience and determination until she was diagnosed with cancer. Ali later moved to Germany and continued her profession during World War II, even though her health was deteriorating. Her successful career ended in Dortmund when she passed away in 1952, aged 61.
12 Şubat 2022 Cumartesi
1929 Kisi, Ankara
1929 yılıydı. Kış fena bastırmıştı...
Çankaya Köşkü’nün penceresinden baktığında kurtların cirit attığını gördü. Yalnızdı. Sabaha kadar sofrada misafirleriyle derin sohbetlere dalmış, yatalı kısa zaman olmuştu. Ailesini ve ileride kurmayı hayal ettiği evliliğini düşünürken içini saran tatlı bir telaşla uykuya daldı…
