İletişim Formu

Ad

E-posta *

Mesaj *

9 Eylül 2023 Cumartesi

Izmir, 11 ekim 1925

 Mustafa Kemal ilk olarak 1905 şubatında İzmir'i görmüştür. Ali Fuat Cebesoy şunları söylemektedir;


"Mustafa Kemal, ben, Müfit Kırşehir ve diğer bazı mümtaz yüzbaşılar İstanbul Limanı'ndan kalkan bir Nemse Vapuruyla Beyrut'a hareket ettik. Ertesi gün öğle üzeri İzmir'e geldik. İzmir'i ilk defa görüyordum üç arkadaş bir araba tutarak Kordonboyu'nda dolaştık. Şehir fevkalade güzeldi. Şehirdeki gazinolarda orkestralar çalıyordu. Birine girmek istedik fakat; sonra vapuru kaçırmaktan korkarak bundan vazgeçtik,."

11 Ekim 1925 günü İzmir Belediye Balkonu'ndan halka hitaben yaptığı konuşmada: "Ben İzmir'i ilk gördüğüm gün mektebi terk ederek menfâma (sürgüne) gittiğim gündür. Bu güzel memlekette, menfâma giderken birkaç saat geçirmiştim. O zaman bu güzel rıhtımı baştan başa bize hasmîâi can olan yabancı bir ırkın mensuplarıyla memlû görmüştüm. O zaman hükmetmiştim ki; İzmir hakiki, asil ve necip Türk İzmirlilerden gitmişti.."

Mustafa Kemal Eylül 1907 de Selanik'e geçerken İzmir'e uğramıştır ki bu onun şehre ikinci gelişidir. Üçüncüsü Trablusgarb'a giderken, İzmir'e uğramıştır. 17 Ekim 1911 tarihinde Urla karantinasında içinde bulunduğu Rus vapurundan Selanik'te bulunan Fuat Bulca'ya yazdığı mektuptan anlıyoruz. Bu mektupta "Vatanı Kurtarmak için şimdiye kadar olduğundan ziyade gayret ve fedakarlık zorunludur." demektedir.

Anadolu Gazetesi'nin 9 Eylül 1913 tarihli sayısında, "Mustafa Kemal Bey" başlıklı yazıda şöyle denilmektedir:

İZMİR'İN KURTULUŞU VE GAZİ MUSTAFA KEMAL'İN İZMİR'E GELİŞİ 

30 Ağustos 1922'de Dumlupınar (Başkomutan) Meydan Muharebesi'nin kazanılması ile Yunan ordusu imha edilmiştir.

1 Eylül 1922'de "Ordular ilk hedefiniz Akdeniz'dir" emrini verir. 9 Eylül 1922'de ordumuz İzmir'i alır. Atatürk İcra Vekilleri Heyeti Başkanı Rauf (Orbay) Bey'e telgrafta: "Birliklerimiz İzmir doğu sırtlarında düşmanın son direnişini kırdıktan sonra bugün mağlup düşmanla beraber İzmir'imize zaferle girdik. Ben yarın öğleden itibaren İzmir'de bulunacağım" der.

Aynı gün Yunan'ın ateşe verdiği kasabaya (Turgutlu) varıp burayı ve yanan köyleri geçer. Armutlu'ya gelinir. Burada mola verilir Mustafa Kemal koyu bir güneş gözlüğü taktığı için tanınmaz. Orada bulunan bir ihtiyar, koynundan bir resim çıkarır, bir kaç kere önce resme, sonra Mustafa Kemal'e bakar. Mustafa Kemal gözlüğünü alnına doğru kaldırınca ihtiyar daha yakına yanaşır ve daha dikkatli bakar. Birdenbire yüzünün rengi değişir, her yanı titreyerek, "Bu sensin, bu!" diye bağırır. Sonra orada bulunanlara dönerek, haykıra haykıra "Ey ahali koşun, koşun! Bu odur, Kemalimiz geldi!" der demez bütün halk otomobile koşar. Kadın, erkek, çocuk, yaşlı kimi toprağı, kimi tekerlekleri öpüyor, kimi Mustafa Kemal'in boynuna, eline sarılıyor kimi otomobili omuzlarında taşımaya çalışıyordu.

Mustafa Kemal 9 Eylül 1922 Cumartesi günü karargâhı ile Belkahve'ye varır. Bir incir ağacının altında Kadifekale'de şanlı bayrağımızın dalgalandığı İzmir'i uzun uzun seyreder. Düşman devletlerin karma donanması körfezdedir. Hava kararıncaya kadar burada kalır. Geceyi geçirmek için Nif'e (Kemalpaşa) gelinir. Rüşen Eşref Ünaydın anlatır:

"Seni, bir iki basamak merdivenle ilk katına çıkılan, zaten sanırım o ev sadece bir katlı idi, o evin kapısından içeri girişte, başları beyaz örtülerle sımsıkı sarılı köy kadınları karşıladılar. ...Yedi sekiz kadın... Gölgeler gibi çekingendirler. Seni o dar girişte görünce, yerlere doğru eğildiler; sarılıp dizlerinden öptüler; baş örtülerinin ucu ile ayaklarından tozlar aldılar, bir ikisi o tozları gözlerine sürdüler! Ve onların gözlerinden senin ayakkabılarına yaşlar damladı. Sen onları ağır başla selamladın. Onlar senin önünde el bağladılar, yaşlı gözlerle sana uzun uzun baktılar. Bu el bağlayışlar, bu susuşlar sana bir sonsuz minneti ve hayranlığı bin sözden ne kadar daha iyi anlatıyordu."

Atatürk yanında Mareşal Fevzi (Çakmak) Garp Cephesi Komutanı İsmet (İnönü) Paşa Garp Cephesi Kurmay Başkanı Asım (Gündüz) Paşa ve karargâhı ile 10 Eylül 1922 günü İzmir'e girmiş, burada Fahrettin (Altay) Paşa İle buluşarak doğruca hükümet konağına gitmiştir. İzmirliler kurtarıcılarını büyük bir törenle, sevinç ve coşkunlukla karşılamışlardır. İzmir Hükümet Konağı balkonundan, Konak alanını hınca hınç dolduran İzmirlileri, selamlayarak kısa bir konuşma yapar.

"Bu başarı milletindir" der.

Daha sonraları da yapılan her türlü hamleyi ve başarıyı hiç bir zaman kendine değil, canından çok sevdiği milletine mal etti.

Konak Meydanı'na İzmirli Türklerin büyük kurtarıcılarına armağanı olan bir açık otomobil getirirler. Otomobilin her yanı kırmızı beyaz kurdelelerle küçük beyaz güllerle süslenmiştir. Gül bahçesi gibi arabayı beğenerek seyreder. İzmirlilerin inceliğinden duygulanır. Fakat; çiçeklerin arasındaki kuzuyu fark edince, Ruşen Eşref (Ünaydın) Bey'e dönerek:

        "Aman! Çabuk gidin söyleyin; şu kuzuyu kesmesinler..."

        Ruşen Eşref Bey anlatır:

"Aşağıya çok hızla koştum. Fakat; kapını önüne varınca gördüm ki beyaz mermere al kanlar yayılmış, vaktinde yetişemediğimi arz için başımı ve ellerimi kaldırıp yukarı sana doğru baktım. Gördüm ki balkondan çekilmişsin şimdi o anı bir daha hatırladıkça, saldırgan ordusunu yok etmiş bir Muzaffer Başkomutanın bir kuzu kanı dökülmesine bakamayacak derecede bir insan yüreği taşır olduğunu hasretle bir daha anıyorum."

"Bingazi muharebatı esnasında Derne ve Tobruk kumandanlığı vazifesini kemal-i muvaffakiyet ve celadetle ifa edip bilahare Bolayır Ordusu Erkân-ı Harbiye riyasetine tayin buyrulup harekât-ı ahirede (Edirne'nin geri alınması) fevkalade ibraz-î faaliyet eyleyen erkan-ı harb binbaşısı Mustafa Kemal Bey'in bera-yı tedbil'i hava şehrimizi teşrif eyledikleri istihbar olunmuştur. Gazetemiz bu muhterem askere beyanı hoşamedi eylemeği vicdanı bir vazife, telakki eyleriz."

Anadolu Gazetesi'ndeki bu haber Mustafa Kemal'in Milli Mücadele'den önce dördüncü kez İzmir'e geldiğini göstermektedir. Ancak bununla ilgili olarak hiçbir kaynakta bilgi bulunmadığı gibi Atatürk'ün kendisi de bundan söz etmemektedir.

İZMİR'DE DÜŞMAN BAYRAĞINA SAYGI 

Aynı gün öğleden sonra bir atın kuyruğuna bağlanmış yerde sürüyen Yunan bayrağını görünce "Bayrağı ters taşıyabilirler fakat; yerde süründürmesinler, bu bizim adetlerimize yakışmaz" diye haber gönderir ve bayrak atın kuyruğundan kaldırılır.

Daha sonra Mustafa Kemal yanına yazar Ruşen Eşref'i ve yaverlerini alarak otomobiline biner, biri otomobilinin önünde diğeri arkasında yer alan iki kısraklı süvari bölüğünün arasında, Konak Meydanı'ndan Karşıyaka'da onu konuk etmek için hazırlanmış eve gitmek üzere ayrılır.

Karşıyaka'daki kalacağı eve geldiğinde evin mermer taraçasına çıktıktan sonra kapının önüne ipek bir Yunan bayrağı serilmiştir. Üzerine basılacak bir yol halısı gibi yayılmıştır. Kadın ve erkek orada bulunan İzmirliler:

"Buyurunuz geçiniz.... Bizim öcümüzü yerine getiriniz. Yabancı kral bu evden içeri, bizim bayrağımıza basarak girmişti. Siz lütfedin, bu karşılıkla o lekeyi silin! Burası sizin şehrinizdir. Bu ev sizin evinizdir. Bu hak sizindir" diye yalvarıyorlardı. Mustafa Kemal yerde serili bayrağın önünde durur, ağlayarak yalvaran kadın ve erkeklere tatlılıkla bakarak;

"O geçmişte kötü etmiş. Bir milletin istiklalini temsil eden bayrak çiğnenmez. Ben onun hatasını tekrar edemem" der. Bayrağı kaldırtır ve bembeyaz mermerlere basarak içeri girer. Ruşen Eşref Ünaydın "İşte sen İzmir'e ilk gün zaferinle böyle girdin" der.

İZMİR HEMŞEHRİLİĞİ 

İzmirliler Atatürk'e 14 Eylül 1922 tarihinde hemşehrilik teklif ederler ve Atatürk tarafından kabul edilir. Atatürk, 24 Eylül 1922 tarihinde İzmir Muhterem Hamiyetli Ahalisine hitabı ile yazdığı mektupta:

"İzmir Belediye ve Yönetim Meclisleri aracılığı ile bana İzmir Hemşehriliği sanı verildiğini öğrendim. Ülkemizin Akdeniz'e karşı ışığı olan, düşman işgalinden kurtulması için bütün ülkeyi seve seve yıllarca sıkıntılara sürüklemiş bulunan İzmir'imizin hemşehrileri arasında sayılmak bana sonsuz bir sevinç ve övünç olmuştur.

Bundan yaklaşık üç yıl önce İzmir felaketi ile yüreği en büyük üzüntü ve aynı zamanda en güçlü bir inanç kararlılığı ile çarpmış; başladığımız bağımsızlık savaşında bana en güçlü umutları vermiş olan yiğit Erzurum halkı da beni hemşehrileri arasına almakla ödüllendirmiş oluyordu.

Bana ulusal savaşımızın, önemli bir girişiminin başlangıcını anımsatmakta bulunan Erzurum hemşehriliğine, savaşımızın zaferini müjdeleyen İzmir hemşehriliğini ekleyerek, değerli bir ödül vermiş oluyorsunuz.

İzmirli hemşehrilerime sevgi ve bağlılıkla teşekkürlerimi sunarım. İzmir'in acılarını gidermek için genel görevlerimizin verdiği zorunluluktan başka özel ve içten bir ilgi ile çalışmak, benim için bir ülkü olacaktır.

Hepinize selam ve sevgi hemşehrilerim" der.

 

İZMİR'İN KURTULUŞUNDAN SONRA ATATÜRK'ÜN İZMİR'E GELİŞLERİ

Gazi Mustafa Kemal 10 Eylül 1922'de İzmir'e geldikten sonra 29 Eylül 1922'de İzmir'den ayrılmıştır.
Bu tarihten sonra: 

 

27 Ocak ------ 4 Şubat 1923
10 Şubat ------ 18 Şubat 1923
27 Temmuz ------ 2 Ağustos 1923
2 Ocak ------ 22 Şubat 1924
11 Ekim ------ 16 Ekim 1925
16 Haziran ------ 9 Temmuz 1926
27 Şubat ------ 5 Mart 1930
27 Ocak ------ 3 Şubat 1931
5 Şubat ------ 6 Şubat 1931
8 Şubat 1931
31 Ocak ------ 4 Şubat 1933
9 Nisan ------ 13 Nisan 1934
22 Haziran ------ 24 Haziran 1934

Tarihlerinde İzmir'i ziyaret etmiştir.

 

Dr. Eren Akçiçek'in "Atatürk'ün Hayatında İzmir" isimli çalışmasından alınmıştır.

17 Ocak 2023 Salı

Selanik Askeri Rustiyesinde dosyasina dusulen not

Selanik Askeri Rüştiyesi'nde dosyasına düşülen not ile:
''Çok zeki, fakat asabi ve fazla samimi olunması imkansız bir genç." (1283)

5 Kasım 2022 Cumartesi

6 Mart 1930, Ataturk un sikayeti

"6 Mart 1930 günü akşamı ikameti için hazırlanan eve geldik. Biraz sonra sofrada buluşmak üzere yanındakilerden ayrıldı. Beni yanına alarak odasına girdi ve kapıyı kapattı. Bir koltuğa yığılır gibi oturdu. Çok yorgun ve sinirli görünüyordu. Bir sigara yaktı: Bunalıyorum çocuk.

Bunalıyorum çocuk, büyük bir ıstırap içinde bunalıyorum. Görüyorsun ya, her gittiğimiz yerde mütemadiyen dert, şikayet dinliyoruz. Her taraf derin bir yokluk, maddi, manevi perişanlık içinde. Ferahlatıcı pek az şeye rastlıyoruz.

Bunda bizim günahımız yoktur. Uzun yıllar, asırlarca dünyanın gidişinden habersiz, bir takım şuursuz yöneticilerin elinde kalan bu cennet memleket, düşe düşe şu acınacak hale düşmüş. Memurlarımız henüz istenilen seviyede ve kalitede değil; çoğu görgüsüz, kifayetsiz ve şaşkın.

Değerli halkımız ise, kendisine mukaddes akideler şeklinde telkin edilen bir sürü batıl görüş ve inanışların tesiri altında uyumuş kalmış. Bu arada beni en çok üzen şey nedir bilir misin? Halkımızın zihninde kökleştirilmiş olan her şeyi başta bulunanlardan beklemek alışkanlığı.

İşte bu zihniyetle; herkes büyük bir tevekkül ve rehavet içinde, bütün iyilikleri bir şahıstan, yani şimdi benden bekliyor, fakat nihayet ben de bir insanım be birader. Kutsal bir kudretim yok ki.

Biraz durdu. Gözleri dolmuştu. Elleri hafifçe titriyordu. “Kalk bana kahve getirmelerini söyle de gel” dedi. Anlamıştım. Heyecanını yenmek için yalnız kalmak. Vakit kazanmak istiyordu. Kendisi ilk defa böyle halde görüyordum.

Dışarıda bir kaç dakika oyalandım. Odaya döndüğümde epey sakinleşmişti. Susuyordu. Getirilen kahveyi yavaş yavaş içti. Sonra her zamanki sesiyle konuştu:

Her ne hal ise. Yeise değil, hatta ufak bir tereddüte dahi düşmeye mahal yoktur. Halimizi bilmekle cesaretimizi kaybetmemeli.

Ümit ve şevk içerisinde yolumuza devam etmeliyiz. Er geç fakat muhakkak gayemize varacağız. Hadi, artık seni bırakayım. Ben de hazırlanıp sofraya ineceğim.

Salondan nasıl çıktığımı bilmiyorum. Çelik iradeli adamın, velev beş, on dakikalık olsun böyle bir sinir buhranı geçirmesi beni çok sarsmıştı. Günlerce bunun tesiri altında kalmıştım.

İşte, onca savaşlar, isyanlar, inkılaplar ve mücadeleler içerisinde Atatürk’ün şikayet ettiği tek an… 
O da bir kişiye beş dakikalık sitemden ibaret.
Umutsuzluğa kapıldığınızda, yorulduğunuzda aklınıza gelsin…"
Hasan Rıza Soyak - Atatürk'ten Hatıralar.

13 Nisan 2022 Çarşamba

Safiye Ali (* 2. Februar 1894 in Istanbul; † 5. Juli 1952 in Dortmund


 

The world was full of burdens for Safiye Ali growing up at a time when girls were not allowed to attend medical faculties. Greatly influenced by the sufferings of people in the Balkan Wars, she was to become a passionate physician. In those times, women's education was a rare luxury, but the effort of Turkey's first female physician was both commendable and unusual. She was born on Feb. 2, 1884 in Istanbul as the daughter of Ali Fırat Pasha, the adjutant of Ottoman Sultan Abdülaziz and Abdülhamid II, and Emine Hasene Hanım. Born in Damascus, her grandfather Hacı Emin Pasha worked as Shaykh al-Islam in Mecca for 17 years and was the founder of five associations that still offer funds to students.

As the youngest of four sisters, she lost her father at an early age and later moved to the mansion of her grandfather together with her mother. During her years at the Istanbul American College, she set her mind on becoming a physician. She graduated from the college in 1916 and enrolled in the Medical Faculty of the University of Würzburg, with a grant funded by Education Minister Şükrü Bey.

Ali was an active student during her years in Germany. She took philosophy and history classes and spent her free time at the clinics of German physicians. The Bavaria National Education Ministry gave her a hard time earning a medical qualification, as she was the only Turkish student in the exam, and had a powerful desire to rank first. Even though she achieved first place, the ministerial officials announced her only as a candidate of medicine.

Under the harsh conditions of World War I, Ali was afraid of failing. She completed her degree with success and returned to Istanbul. Following a six-week visit, she went back to Germany to specialize in gynecology and pediatrics. She married her colleague Ferdinand Krekeler who later took the Turkish name "Ferdi Ali." Eager to work for her country, she finally settled in Istanbul. Ali received her diploma as Turkey's first female physician in 1923, and opened her first clinic in the neighborhood of Cağaloğlu. At first, she advertised herself through newspapers and everything went well. But wealthy female patients did not give her credit due to her gender, and poor patients saw Ali as a shoulder to cry on, and even told her their secrets. Unfortunately, the work was not well-paid, and she did not have any colleagues to help her. She would accept lower examination fees if the patient had financial difficulties, otherwise she would ask the same fee as her male colleagues received. In a word, she was suffering from the lack of "equal pay for equal work" at that time.

Leaving aside her sufferings, Ali's deep passion pushed her to become more than a clinician. She started to give gynecological and obstetrics courses at the first women's medical school under the American College, and made a name for herself as the first female lecturer in higher education.

At that time, there were special care centers ("Süt Damlası" in Turkish) in different cities of Europe for children who were unable to have access to breast milk or to sterilized milk for different reasons. Its Istanbul branch was founded by the French Red Cross, but was later handed over to the "Himaye-i Etfal" (the then Social Services and Child Protection Agency) in 1925. Rather than offering treatment, the center's principal aim was to raise awareness among mothers about how to raise children properly. Later, Ali was assigned the head of the center, and its activities gained momentum. Pointing to the benefits of breast milk, she encouraged mothers to breast-feed their children. Besides this, she held training sessions on achieving a healthy diet. Voluntary caregivers used to visit homes to follow up on mothers who took this course. Ali established the Hilal-i Ahmer Hanımlar Society Little Children Clinic, which offered services to children of different ages. The clinic provided treatment for sick and weak children over 1 year's of age who no longer fed on breast milk. Apart from patient care, the clinic also organized training sessions for mothers and donated clothes twice a year.

Ali and her efforts for mother and children are enshrined in the hearts of Turkish people. She was always busy with her voluntary activities and patients flocked to her clinic. Moreover, her photos and statements were published in newspapers thanks to her activities in the field of women's rights at the Turkish Women Union. Ali, however, had to resign from the Süt Damlası Care Center because her colleagues forced her to quit. Her patients did not welcome this decision, and even women with children made demonstrations in front of the Hilal-i Ahmer Society and the house of Fuat Bey, the center's new head. There were rumors that Ali intentionally organized these demonstrations, yet she described such assertions as ridiculous, adding that the rumors were circulated by some male physicians who were jealous of their counterparts' success.

As a flourishing physician at the top level of her profession, Ali was forced to quit serving poor women and children. She was assaulted by male physicians many times and demoralized by groundless assertions, but struggled with patience and determination until she was diagnosed with cancer. Ali later moved to Germany and continued her profession during World War II, even though her health was deteriorating. Her successful career ended in Dortmund when she passed away in 1952, aged 61.

12 Şubat 2022 Cumartesi

1929 Kisi, Ankara



1929 yılıydı. Kış fena bastırmıştı...

Çankaya Köşkü’nün penceresinden baktığında kurtların cirit attığını gördü. Yalnızdı. Sabaha kadar sofrada misafirleriyle derin sohbetlere dalmış, yatalı kısa zaman olmuştu. Ailesini ve ileride kurmayı hayal ettiği evliliğini düşünürken içini saran tatlı bir telaşla uykuya daldı…

Berberi Mehmet Tanrukutmete günün ışıdığını ve henüz birkaç saat önce uyumaya giden, Gazi Paşa’nın her nasılsa erkenden ayaklandığını, emir erinin, “Kalk Memo! Paşa seni istiyor, tıraş olacakmış!” sesiyle anladı.
“Çabuk ol Mehmet! Paşa Hazretleri arkadaşlarıyla Ankara dışına gezintiye çıkacakmış. Bir telaş var…”
Bu havada, bu kış kıyamette nereye gidilecektir ki? diye kendi kendine sorarken tıraş malzemelerini ve genel maksatlı küçük cerrahi müdahale ekipmanını hızla çantasına koydu, uçarcasına, kara bata çıka soluğu Gazi’nin yanında aldı.
Paşa, çoktan berber kürsüsüne oturmuş beklemekteydi.
“Hadi bitir tıraşı, sonra sen de bizimle geleceksin…” dedi.
O anlarda evinde bulunan Kılıç Ali’nin de telefonu acı acı çaldı. Uyandı, yataktan fırladı. Telefondaki ses başyaverindi.
“Derhal seyahate çıkılıyor efendim. Hemen gelmenizi emir buyurdular Paşa Hazretleri.”
Saate baktı, vakit sabaha az kalmıştı. Hazırlandı, hemen köşke gitti.
Gazi o gün Kırşehir’de Özel İdare’den maaş alan öğretmenlerden, birkaç aydır maaş alamadıklarından dolayı şikâyet mektubu almış ve o gece sofrasında bulunan ilgili bakandan, öğretmenlerin niçin aylardır maaş alamadıklarını sormuş. Bakan da, “Havalar kış… Belki de onun için postalar işleyememiştir,” diye yanıtlamıştı.
O cevap üzerine, “Ya? Demek şimdi muhasaradayız (kuşatma) öyle mi? O halde şimdi biz de sofradan kalkar, gider, hem yolu açarız hem de Kırşehir’de öğretmenlerin dertlerini yakından dinleriz,” demiş ve derhal hareket emri vermişti.
Alışılmışın dışında kötü bir kıştı. Hava çok soğuktu...
Gazi gece sofrasında davetli bulunanlardan bazılarını da alarak gün tan ağarmadan yola çıktı.
Yola koyulanlar arasında gazeteci Falih Rıfkı da vardı. Berber Mehmet arkadaki arabada yaverlerle birlikte yol alıyordu. Hava o kadar pusluydu ki bir ara konvoy yolu kaybetti. Araçlar kara saplanınca tipiye rağmen yürüyerek bir köyün kahvesine sığındılar.
Soba soğuktu. Sahibi tedariksiz davranmış odun stoklamamıştı.
Mehmet hemen dışarı çıktı, bulabildiği kuru dal parçalarını getirip sobaya koydu, alevlendirmeye çalıştı ancak soba yanmıyordu. Herkes ellerini birbirine sürterek ısınmaya çalışırken Gazi’nin sesi duyuldu:
“Çabuk ol Memo! Donduracaksın çocukları. Gören de hiç ayazda kalmamış bunlar sanacak. Anlaşılan yaş ilerleyince rahata alışmış bunlar,” diye gülümsedi.
Mehmet koştu, dışarı çıktı, araçlardan birinin deposuna daldırdığı hortumla benzin çekti, küçük bir kaba doldurup geri döndü. Dönmesiyle benzini sobanın içindeki odun ve dal parçalarının üzerine atınca gürültü koptu.
Soba bir anda parlayınca kahvede bulunanlar kendilerini bir köşeye attı. Gazi küçük bir beden hareketiyle tedbirini aldı, köşelere sıvışanlara bakıp gülümsedi. Mehmet’e baktı, “Aferin çocuk iyi yaptın,” dedi.
Köşelere sıvışanlar üzerlerini toparlayarak hemen sobanın başına geçip ısınmaya başlarken, Gazi ellerini saç sobanın üzerinde gezdirerek ısıtmaya çalışırken, eskileri hatırladı, anlattı:
“Biz Harbiye’de okurken bir kış gene böyle çok şiddetli geçiyordu, okulun sobaları yanmıyordu. Derdimizi idareye anlatamadık. Arkadaşlar müdüre çıkmak için beni seçtiler. Müdür Zülüflü İsmail Paşa… Kendisini görmek için izinler aldım. Huzura çıktık. Soba meselesini açtık. Paşa birdenbire gürledi: “Soğuk mu? Ne soğuğu? Padişah efendimizin nimetleri gözünüze dizinize dursun. Görmüyor musunuz sobalar cayır cayır yanıyor. Çıkın, nankörler!”
Boş bir sandalyeyi altına çekip oturdu, bacak bacak üzerine attı, sigarasını yaktı, meraklı bakışlar altında konuşmasını sürdürdü:
“Baktık müdürün sobası gerçekten gürül gürül yanıyor. Paşa da buram buram terliyordu. Sıcaktan yakasını açmıştı. Ve sanıyordu ki mektebin tüm sobaları böyle yanmakta…”
Bir müddet sustu. Sonrasında yanındakilerin her birinin gözlerinin içinden geçen keskin bakışlarını Kılıç Ali’de odaklayarak, “Çocuklar biz Çankaya Köşkü’nde bazen, Zülüflü İsmail Paşa gibi kendimizi aldatmış olmayalım?” dedi.
Herkes susmuş sözlerin gerisinde neler olacağını düşünürken, Mehmet’in omzuna vurarak, “İçimizi ısıttın Memo, var ol!” dedi, ardından herkese seslendi:
“Hadi şimdi gitme vaktidir! Öğretmenler bizi bekler…”
Öğle saatlerinden çok sonra Kırşehir sınırına geldiler. Protokol gereği vali, başında şapka arkasında frak olduğu halde sınıra gelmişti. Gazi’nin içinde bulunduğu otomobili bir kez daha tarlaya saplandı. Etraftan yetişen köylüler otomobili kurtarmaya çalıştı. Vali de resmi kıyafetin içinde, çamur içindeki köylülere emir veriyordu. Gazi, “Vali Bey, bu kıyafet neden gerekli?” diye sordu.
Vali, “Efendim yol erkân bunu gerektiriyor,” deyince Gazi: “İşte masa başında yapılan talimatnameler, hatta kanunlar, günün birinde böyle gülünç de olurlar! Bilmek lazım olan yol, bu yol değildir; bizim geldiğimiz yoldur. Bu memleketin beklediği yol, şu karda kışta üzerinden emniyetle geçilebilecek yoldur…” diye konuştu.
Gidilecek yere varıldı. Öğretmenlerin dertlerini dinledi. İstirahat edildi. Gazi ve beraberindekiler Kırşehir’den Yozgat’a hareket etti.
Kent sınırında vali kazma kürek yolu açmaya çalışırken Gazi’yi karşısında buldu. Yanındaki İçişleri Bakanı Şükrü (Kaya) Bey’e dönerek, “İşte yol bilen vali böyle olur. Her ile böyle yol ve erkân bilen bir vali yok mu?” dedi ve ilave etti:
“Dilediğin zaman gidemediğin yere nasıl vatanım diyebilirsin?

2 Ocak 2022 Pazar

Ataturk cocuklari

Bir çocuk sahibi olamamak hep bir sızıydı yüreğinde. Bu acısını hiç gizlenmeyecekti de. Bir baloda Asaf İlbay, on altı yaşındaki kızını Atatürk’le tanıştırdığında yine nasıl da açığa vurmuştu bu acısını:

-“Asaf ile bir mahallenin çocuğuyuz. Belki aynı yaştayız da. Demek ben de vaktiyle evlenmiş olsaydım, on altı yaşında bir çocuğum olacaktı!” Gözleri yaşarmıştı. Ama Asaf İlbay’ın eşi atılacaktı hemen:

-“Paşam, bütün millet sizin çocuklarınızdır.”

-“Doğru, işte ben de bununla avunuyorum...” Yaşamının bir gerçeği de bu olacaktı hep; başkalarının çocuklarını sevmek, okşamak, kendi çocuğuymuşçasına bağrına basmak... Böylece avutacaktı kendini.

-“Belki benim çocuğum olmadığında bir gizli neden vardır. Çok sevdiğim bir tayımın ölümünden o kadar duygulanmıştım ki, günlerce acısını unutamadım, yemek yiyemedim. Ya çocuğumu kaybetmiş olsaydım, ne olurdum bilemem...”

Kendi çocuğu olmaması karşısında, “olsaydı ama onu kaybetseydim bu acıya dayanamazdım, iyi ki olmadı” diyecek kadar çocuk sevgisi ile dopdoluydu. Bu duygular içinde, gittiği her yerde gördüğü, karşılaştığı çocukları sevecek, kollayıp gözetecek, olanakları bulunmayanları alıp okutacak, çevresinden, evinden çocukları hiç eksik etmeyecekti.1

1 Kemal Arıburnu, Atatürk’ten Anılar, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, Ankara 1976, s. 86

Kaynak: Atatürk ve Unutulmaz Anıları, Ahmet Gürel, Bülent Türker, Nisan 2009 

17 Aralık 2021 Cuma

1926, Karadeniz

Karadeniz vapuru.

Bizzat Mustafa Kemal'in projesiydi, yüzen fuar'dı, dünyada ilkti. 1924 de satın alındı. 130 metre boyunda, 16 metre genişliğindeydi. Aslında siyahtı Haliç'e çekildi bembeyaz boyandı kuğu gibi oldu. 1926 Cumhuriyetin ilanından sadece 3 yıl sonra hazırdı.
Mustafa Kemal Mudanya'dan bindi son denetlemeyi bizzat yaptı. İçinde Türk Malı ürünlerden oluşan bir sergiydi. İçinde üzüm, incir, Hereke halıları, Kütahya çinileri, lokum, Edirne sabunu, nakışlar, bakır tepsiler, tütün, yün, deri, koza, fındık tamamı Türk Malı ürünlerden oluşan sergiydi. Sergi salonları Sanayi Nefise Mektebi öğrencilerin yaptığı heykel, resim ve biblolarla süslenmişti.İbrahim Çallı gibi ressamlarımızın tabloları asılıydı.

Dünyanın bize gelmesini beklemeyelim biz dünyaya gidelim vizyonuydu genç Türkiye'nin uluslararası halkla ilişkiler gemisiydi. 180 yolcusu 105 mürettebatı vardı, yolcuları Türkiye'nin aydınlarıydı.
Milletvekilleri gazeteciler heykeltraşlar, ses sanatçıları tiyatro sanatçıları, Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası, İstiklal Marşı'nın bestecisi Zeki Üngör ve yönetimde 47 sanatçısıyla gemideydi. Her gidilen limanında o ülkenin milli marşı çalınıyor, konserler veriliyordu.  
Kaptanlığını Atlantik'i geçen ilk yolcu gemimiz Gülcemal'in efsane kaptanı Lütfü bey yapıyordu. Liman İşletmeleri Genel Müdürü Rauf Manyas'da sergilerin müdürüydü. 7 lisan bilen Semiha Hanım protokol müdürüydü, dekorasyonu mimar Naci bey tarafından yapılmıştı. Bu kadroyu Mustafa Kemal seçmişti.
İngilizce, Fransızca, Almanca, Rusça broşürler basıldı. Ürünlerin üzerinde 4 lisanda etiketler yapıştırılmıştı. Yabancı tüccarların Türkiye'den ithal bağlantısı kurabilmesi için standar vardı. İş Bankası şubesi bile vardı. Her standın başında iki üç dil bilen öğrenciler vardı.
12 ülkede, 16 şehri ziyaret etti. İspanya Barcelona, Fransa Ve hevre, Londra İngiltere, Amsterdam Hollanda, Hamburg Almanya, Stockholm İsveç, Helsinki Finlandiya, Leningrad Rusya,Gdansk Polonya, Kopenhag Danimarka, Anvers Belçika, Marsilya Fransa, Cenova İtalya, Napoli İtalya, limanlarına uğradı.

İngiliz, Fransız ve Alman gazeteleri Kemal Paşa'nın kısa saçlı kızları manşetleri atmıştı, mürettebatın yarısından fazlası kolejlerden seçilen İngilizce, Fransızca konuşan kızlarımızdı. Rengarenk elbiseler giymişlerdi, Avrupa kültürüne hakimdiler. Fesli insanların ülkesi İmajını bir anda yıkmışlardı. Avrupa hayretler içinde Türkiye'nin çağdaş yüzü ile tanışıyordu. 
Limanlarda verilen konserlerde adeta izdiham yaşanıyordu 10.000 civarında insan izlemişti. Karadeniz Vapuru'nun pürüzsüz İngilizce konuşan Bediha Celal'in rehberliğinde gezen Amsterdam Belediye Başkanı böyle bir Türk kadını ile karşılaşacağımı düşünemezdim diyordu.
Erkek mürettebatımız, Lacivert ceket, lacivert pantolon, tiril tiril beyaz gömlekler giyiyordu. Zarif boyun bağları takıyorlardı. Doğudan gelen bir vapurun "Orient esintisi" getireceğini düşünenler fena halde yanılıyordu. 
Güler yüzlü modern Türklerle karşılaşmışlardı.

Mustafa Kemal zekâsının yansımasıydı. Türkiye'nin sosyoekonomik tanıtımını yapan, bu yüzden fuar İzmir Enternasyonal Fuarı'nın işaret fişeğiydi. Ekonomi o yıllarda ve o şartlarda böyle yapıldı.

15 Aralık 2021 Çarşamba

20 Kasım 2021 Cumartesi

Sakarya Meydan savasi sonrasi Ankaraya donus

''Sakarya Meydan Savaşı Türk Orduları'nın zaferi ile sona ermiş, Gazi Ankara'ya dönmektedir. Yirmi gün geceli gündüzlü büyük bir endişe ve karamsarlık içinde yaşayan Ankaralılar, düşmanı yenen ordunun başkomutanına törenli bir karşılama düzenlemişlerdir. Ankara garından başlayarak şehre doğru yolun iki yakasında sıra ile dizilen hükumet ve meclis üyeleri, memurlar, öğrenciler, esnaf ve halk, gazi geçtikçe alkış tutup arkasına katılarak büyük bir alay halinde ilerlemektedirler. Meclis binasının önüne gelindiğinde Gazi alayın başında bulunanların yukarıya doğru yol almakta olduğunu fark etmişti.Meğer bu tören şöyle düzenlenmiş: ''cemaat'' halinde Hacı Bayram Veli'nin türbesine gidilecek, onun ''yüksek maneviyatının yardımıyla'' kazanılan bu büyük zafer için orada dua edilecek, sonra Meclis'e dönülerek nutuklar okunacaktır. Gazi: ''Öyle şey olmaz, yurt toprağını karış karış kanını akıtarak ve canını vererek savunan Mehmetçiğin hakkını ben evliyalara kaptırmam! '' deyip doğruca meclis binasına sapar. Atatürk yıllar sonra bu olayı anlatırken sözüne şunları da eklemiştir: ''Kimileri benim bu davranışıma kamunun inancını inciten yersiz bir davranış gözüyle bakmış olabilirler; ama ben, hele yurdun savunmasında, güvenilecek gücün evliyaların, yatırların ''maneviyatı'' olmayacağını hatırlatmayı artık zorunlu bulmuştum.''

17 Kasım 2021 Çarşamba

Aklımın gösterdiği yolda yürümeliyim

Çocukluğumdan beri tek bir tabiatım vardır, oturduğum evde ne ana, ne kız kardeş ne ahbapla bulunmaktan hoşlanırım. Ben, yalnız ve bağımsız olmayı, çocukluktan kurtulduğum günlerden başlayarak daima tercih etmiş ve sürekli olarak öyle yaşamışımdır. Tuhaf bir halim daha var: Ne anam-babam çok erken ölmüş, ne kardeş, ne de en yakın akrabamın, kendi tutum ve düşüncelerine göre, bana şu veya bu tavsiye ve nasihatte bulunmasına tahammülüm yoktu. Aile arasında yaşayanlar pekâlâ bilirler ki, sağdan soldan, pek saf ve samimi uyarmalardan yakalarını kurtaramazlar. Bu durum karşısında iki davranıştan birini seçmek zorunludur: Ya baş eğmek, ya da uyarı ve öğütleri hiçe saymak … Bence ikisi de doğru değildir. Baş eğmek nasıl olur?
En aşağı benimle yirmi, yirmi beş yaş farkı olan anamızın uyarılarına baş eğmek, geçmiş zamana dönmek demek değil midir?
Başkaldırmak; faziletine, iyi niyetine, yüksek kadınlığına inandığım anamın kalbini, görüşlerini altüst etmektir. Bunu da doğru bulmam.
Bununla beraber size, bu münasebetle anamın ve kız kardeşimin devrim işlerinde bana inandıklarını ve hizmet ettiklerini de söylemeliyim.
Biz Selanik’te, tahmin edeceğiniz tarihlerde, dış görünüşünün ne olduğunu bilmem, fakat fedakârca Komitacılık yapıyorduk.
Meşrutiyetin ilanından çok önce, bir gece bizim evde toplandık. Bu ev, Selanik’te Sanayi Mektebi karşısında pembe boyalı, büyükçe bir evdi. İşte bu evin bir odasında, arkadaşlarla toplanmıştık. Bu arkadaşlardan biri (öldü ya da şehit oldu, büyük bir saygı ile anarım), Kamil Bey adında bir süvari subayı idi, şişmanca bir zat… Çok paralar toplamışlardı, liralar, mecidiyeler ve gümüş madeni paralar… Bizim konuşma yaptığımız odaya bakan hizmetçi, anama bunu haber vermiş; yukarıda paralar, iddialar, tartışmalar var anlamında konuşmuş; anam hasta, ihtiyar, yatağından kalkmış; bizim bulunduğumuz odanın kapısına kadar gelmiş, biraz da ne konuştuğumuzu dinledikten sonra odasına dönmüş. Birtakım kararlar aldıktan sonra arkadaşlarım gitti.
Derken, uyumakta olduğunu sandığım anam yanıma çıkageldi. Bana dedi ki:
‘Çocuğum, bir şey anlamak istiyorum, sen ve senin arkadaşların, yedi evliya gücünde Padişaha isyan mı ediyorsunuz?’
Anama, ne düşündüğümüzü ve ne yaptığımızı söylemek istemiyordum. Fakat bizim o akşamki toplantılarımızı gördükten, her şeyi öğrendikten sonra, artık anamdan ve kardeşimden gerçeği gizlemeye gerek görmedim.
Evet, anne dedim, senin yedi evliya gücünde saydığın adamın hiçbir gücü yoktur. Biz burada toplanan insanlar memleketi bu zalimlerden kurtarmak istiyoruz. Senin aklın buna ermeyebilir yahut evladın olduğumu unutarak, gider evliyalara kavuşursun.
Annem o zaman aklını başına aldı, dedi ki:
‘Evladım, siz acemisiniz. Mademki böyle şeylerle uğraşıyorsunuz, yaptığınız işlerden bana haber verin ve gizli şeylerinizi bana getirin. Çok dikkat etmelisiniz, başarmak zordur; mahvolmak daha tabii kabul edilmek lazımdır.
Ne yapayım, bir tek erkek evladımsın, senin mahvolmanı istemiyorum, bu çok gücüme gidiyor.’
Anne dedim, bu işler almış yürümüştür. Ben, namuslu bir adam olarak bu işlerin içinde bulunmak zorundayım. Beni bundan meneder misiniz?
‘Hayır evladım, bir gün bu işler olduktan sonra, senin namus ve haysiyet sahibi olanlarla beraber görmezsem, işte o zaman üzülürüm. Ben, senin kadar okumadım, senin kadar bilmem, senin gördüğün, anladığın şeyleri yapmana engel olmaya kalkışmam, yalnız dikkat et, önemli olan başarmaktır. Başarmaya çalışınız…’ 
(Nutuk Öncesi Atatürk Konuşuyor / İsmet Bozdağ)
***      
Mustafa Kemal, kelle koltukta, gizli toplantılar yaptı, gizli örgüt kurdu; asla yolundan dönmedi, inancını yitirmedi.
Karşısına çıkan engelleri, akılla, bilimle, cesaretle aştı.
Köle olmayı kabul etmedi, özgürlüğü seçti.
Ölümü göze aldı ve yürüdü ve savaştı ve boynumuza geçirilmek istenen kölelik zincirini kırıp attı.
Aşağıdaki ifadeler, Mustafa Kemal Atatürk’e aittir.
“Vatanın ve ulusun özgürlüğü için uğraşırken beni bekleyen sonuçlar nedir?
Ya başaracağım ya da başarısız olacağım!
Başarınca sorun yok, başaramazsam nelerle karşılaşacağım?
Ölüm ya da esaret! Peki, ben bu işe neden kalkışıyorum?
Ulusal onurumuzu ve kutsal bildiğimiz her şeyi yabancıların çiğnediği bir vatanda yaşamaktansa ölmeyi yeğlediğim için. Öyleyse ölüm beni korkutmaz!
Peki ya esaret? Zaten şimdi esaret altındayız.
Özgürlük uğruna savaşırken esir düşmek insanı alçaltmaz, düşman bile saygı duyar.
Demek ki ben, aklımın gösterdiği yolda yürümeliyim.

8 Kasım 2021 Pazartesi

07.11.1938, Dolmabahce, Son istegi Enginar

İste son 3 güne girilmişti.

Hastalık, artık son aşamasındaydı.

Atatürk 29 Ekim'den 7 Kasım'a kadarki 10 günü yarı uyur, yarı uyanık vaziyette geçirdi. Genellikle kendinde değildi. Uyku arasında bazı kelimeleri belli belirsiz tekrar ediyor, ayıldıkça da süt, pirinç suyu ve meyve sularından oluşan mönüsüyle karnını doyurmaya çalışıyordu.

O günlerde canı enginar yemeği istedi. Fakat o zaman İstanbul'da enginar bulunmadığından Hatay'a ısmarlandı. Enginarlar geldiğinde o ölüm döşeğinde, derin bir uykudaydı.

Yemek kısmet olmadı.

5 Kasım Cumartesi hafif kendine gelir gibi olunca başucundaki Makbule Hanım, Afet Hanım ve Sabiha Hanım, ince, kemikli elini son kez öperek onunla vedalaştılar.

Karnındaki su iyice artmış ve göğsüne ve kalbine baskı yapmaya baslamıştı. Bu yüzden boğulur gibi oluyor, zor nefes alıyor, ıstırabı, yüzünden okunuyordu.

Sonunda 7 Kasım Pazartesi sabahı arkaüstü yatarken tükürmeye basladı. Tükürüğünde kan vardı. Hemen doktorlar geldiler. Atatürk, Nihat Reşat Belger'e:

"Doktor" dedi,."karnımdan bu suyu çekmek zamanı geldi. Çünkü bu mayi benim nefesime dokunuyor. Soluk almamı güçleştiriyor. Bunu çekip alın."

Belger "Emri devletinizi yarın ifa ederim" diyecek oldu. Çünkü su çekme işlemi öncesi kalbi takviye edecek önlemler almak istiyordu. Üstelik ilk üç ponksiyonu yapan Mim Kemal Öke sarayda değildi. Ama Atatürk de dayanacak halde değildi:

**"Emrediyorum, bunu bugün çekin".**dedi.

Bu, onun son buyruğuydu ve odadaki doktorların hiçbiri bu emre direnemedi.

Hasan Rıza Soyak (genel sekreteri):

"Çaresiz kalan doktorlar hazırlık yapmak üzere odadan çıktıktan sonra kaşlarını çattı. Hiddetli bir sesle:

**'Niçin tereddüt ediyorlar? Olacak olur' **dedi. Sonra da karnını işaret ederek:

'Bu, insuportable'dır (dayanılmaz)' diye ekledi."

7 Kasım günü saat 12.20'de üçüncü ponksiyon başladı. Bu kez operasyonu Mim Kemal Öke yerine Dr. Mehmet Kâmil Berk yapıyordu.

Dr. Nihat Reşat Belger (doktoru):

"Atatürk su çekme esnasında suyun hepsinin çekilmesini ısrarla emrediyordu. Bizlere** 'Kaç litre var? Sayın' **diyordu. Sayan bendim. Ve her yarım litreyi bir sayarak '12 litre' dedim. Hakikatte 6 litre su çekmiş bulunuyorduk."

Bu operasyondan sonra Atatürk'ün ateşi hafif yükseldi. Fakat rahatlamıştı. Aksam 20.00'den geceyarısına kadar sakin uyudu. Geceyarısı uyandı.

8 Kasım'a girilirken, kendini bilmiyordu...

Kaynak:

Sami Çelik - Atatürk'ün Son 100 Günü
Hasan Rıza Soyak - Atatürk'ten Hatıralar
Can Dündar - Sarı Zeybek
Hulusi Turgut - Atatürk'ün Sırdaşı Kılıç Ali'nin Anıları

10 Temmuz 2021 Cumartesi

31.07.1920, AFYON KARAHİSAR, Ya istiklal Ya Olum

Efendiler! 

Eski silah arkadaşlarımla böyle yakından ve samimi temasta bulunmaktan büyük vicdani zevk hissediyorum. Sizinle oturup uzun hasbıhal etmek isterdim. Fakat çoksunuz; müsait yer de yok. Bu sebeple hissiyatımı birkaç cümle İle mülahaza etmekle yetineceğim. 

Arkadaşlar! İngilizler ve yardımcıları milletimizin bağımsızlığını İmhaya karar vermişlerdir. Milletler bağımsızlıklarını hiç kimsenin lütuf ve atfetme borçlu değildir. Hiç kimse kimseye, hiçbir millet diğer millete hürriyet ve bağımsızlık vermez. Milletlerde tabiat en yaratılıştan mevcut olan bu hak, milletlerce kuvvede, mücadele İle mahfuz bulundurulur. Kuvveti olmayan, dolayısıyla mücadele edemeyen bir millet, mahkûm ve esir vazıyettedir. Böyle bir milletin bağımsızlığı gasp olunur. 

Dünyada hayat için, insanca yaşamak için bağımsızlık lâzımdır. Bağımsızlık sahibi olmak için kuvvet sahibi olmak ve bunun için mevcudiyetini ispat etmek icap eder. 

Kuvvet ordudur. Ordunun hayat ve saadet kaynağı, bağımsızlığı takdir eden milletin, kuvvetin lüzumuna olan vicdanı imadır 

İngilizler, milletimizi bağımsızlıktan mahrum etmek için, pek tabii olarak evvela onu ordudan mahrum etmek çarelerine giriştiler. Mütareke şartlarının tatbikatı ile silahlarımızı, cephanelerimizi, bütün müdafaa vasıtalarımızı elimizden almaya çalıştılar. Sonra kumandanlarımıza ve subaylarımıza tecavüz ve taarruza başladılar. Askerlik izzetinefsini yok etmeye gayret ettiler. Ordumuzu tamamen lağvederek, milleti, bağımsızlığını muhafaza için muhtaç olduğu dayanak noktasından mahrum etmeye teşebbüs ettiler. Bir taraftan da müdafaasız, ordusuz bıraktıklarını zannettikleri milletin de izzetinefsine, her türlü haklarına ve mukaddesatına taarruzla milleti alçaklığa, boyun eğmeye alıştırmak planını takip ettiler ve ediyorlar. 

Her halde ordu, düşmanlarımızın birinci taarruz hedefi oldu. orduyu imha etmek için, mutlaka subayları mahvetmek, aşağılamak lazımdır. Buna da teşebbüs ettiler. Bundan sonra milleti koyun sürüsü gibi boğazlamakta engeller ve müşkülat kalmaz. 

Bu hakikat karsısında ve içinde bulunduğumuz vaziyete göre subaylar heyetimize düşen vazifenin mahiyeti, ehemmiyeti ve kıymeti kendiliğinden meydana çıkar. 

Milletimiz hür ve bağımsız yaşamak lüzumuna tam bir iman ile kani olmuş ve buna kati azim İle karar vermiştir. Zaman zaman, şurada burada üzüntü verici karaktersizliklerin görülmüş olması, hiçbir vakit milletimizin genel kanaatine, hakiki İmanına sekte vurmamıştır ve vurmayacaktır. 

Dolayısıyla kuvvetin, ordunun vücudu İçin lazım olduğunu söylediğim kaynak ki milletin vicdanı imanıdır mevcuttur. Ordu ise, arkadaşlar, ancak subaylar heyeti sayesinde vücut bulur. Malum bir askeri hakikat, felsefi hakikattir; "ordunun ruhu subaylardır." O halde subaylarımız, düşmanlarımız tarafından yıkılmak İstenilen ordumuzu tamir edecek ve canlandıracak ve ordu ve milletimizin bağımsızlığını muhafaza edecektir. Millet, bağımsızlığının muhafazasından ibaret olan hayati gayesinin teminini ordudan, ordunun ruhunu teşkil eden subaylardan bekler. İşte subayların yüce olan vazifesi budur. 

Allah göstermesin milletin bağımsızlığı ihlal edilirse bunun vebalı subaylara ait olacaktır. Subaylar, izah ettiğim yüce, mukaddes ve bütün açılardan üzerlerine düşen vazife itibariyle, bütün mevcudiyetleriyle ve bütün dikkat ve fesaretleriyle, giriştiğimiz Bağımsızlık mücadelesinde birinci derecede faal ve fedakâr olmak mecburiyetindedirler. Şahsi ve özel hayatları itibariyle de subaylar, fedakârlar sınıfının en önünde bulunmak mecburiyetindedirler. Çünkü düşmanlarımız herkesten evvel onları öldürür. Onları aşağılar ve hor görürler. 

Hayatında bir an olsa hile subaylık yapmış, subaylık izzetinefsini, şerefini duymuş, ölümü küçümsemiş bir insan, hayatta iken, düşmanın tasarladığı ve reva gördüğü hu muamelelere katlanamaz. Onun yaşamak İçin bir çaresi vardır. Şercimi korumak! Halbuki düşmanlarımızın da kastettiği, o şerefi ayaklar altına atmaktır. 

Dolayısıyla subay için "ya istiklâl. ya ölüm" vardır Fakat arkadaşlar ölmeyeceğiz, bağımsızlığımızı muhafaza ederek yaşayacağız ve milletimizi daima bağımsız görmekle bahtiyar olacağız

Mihail Çakır, 1938, Moldova

Anıtkabir müzesinde Atatürk'ün okuduğu kitaplar bölümü var.
Bu kitaplardan biri de, “Gagauzların İstoriyası” (Gagauzların Tarihi) eseri.
Atatürk, satırların altını çizerek, sayfa yanlarına notlar alarak bu kitabı okudu. Kitabın yazarına, çalışmasını öven mektup ve şilt gönderdi.
O yazar…
Mihail Çakır (1861-1938)…
Gagauz /Gök Oğuz Türkü idi. Göçebe ataları Osmanlı yönetimindeki -bugün Moldova sınırları içinde yer alan- Besarabya'ya yerleşti.
Çuvaşlar, Yakutlar, Kumanlar, Peçenekler, Karamanlılar gibi Gagauzlar da Hıristiyan Türk idi.
Mihail Çakır Ortodoks Hıristiyan'dı. Üstelik papaz'dı.
Sadece din adamı değildi…
“Bu Türkçe laf eder” diye insanların zulüm gördüğü Rusya işgali döneminde Besarabya'da Gagauzların ana dillerini-milli kimliklerini kaybetmemeleri için çabaladı.
– İlk Türkçe alfabeyi hazırladı. Köy köy dolaşıp çocuklara Türkçe okuma yazma öğretti.
– Türkçe “Halkın Sesi” gazetesini çıkardı.
– Türkçe “Gagauzlar kimdir” diye kitaplar yazdı: “Gagauzlar Kumanların (Uzların, Oğuzların) evlatlarıdır, dili hakikat Türk dilinin soyundandır…”
Karaman Hıristiyanlardan Türkçe dualar getirtti; kilisesinde okuttu. İncil'i Türkçe'ye çevirtti. (Aynı dönemde Yozgatlı Türk Papa Eftim İstanbul'da, Müstakil Türk Ortodoks Patrikhanesi'ni kurdu.)
Papaz Mihail Çakır'a en büyük yardım 1931 yılında bir Türk'ten geldi: Hamdullah Suphi…

Çalıkoğlu Çelik (gönderisi)

25 Ağustos 2020 Salı

10 kasim 1948, Londra, Sir Percy Loraine

10 KASIM 1948 LONDRA'DA BİR ANMA KONUŞMASI
Sir Percy Loraine

1933-1939 yılları arasında İngiltere’nin Türkiye Büyükelçisi olarak görev yapan Sir Percy Loraine, 10 Kasım 1948 günü Atatürk’ün 10’uncu ölüm yıldönümünde, BBC Radyosu’nda yayınlanan bir anma konuşması yapmıştır.

Loraine’in Atatürk hakkındaki bu tarihi tanıklığı, 18 Kasım 1948 günü The Listener dergisinde "Kemal Atatürk as I Knew Him" (Bildiğim Kadarıyla Kemal Atatürk) başlığı ile ayrıca basılmıştır.1

Sir Percy Loraine, 10 Kasım 1948 günü BBC Radyosunda yayınlanan bu konuşmasını çoğaltmış ve başta Cambridge, Oxford olmak üzere önemli pek çok üniversitenin kütüphanelerine, bakanlıklara ve diplomatlara göndermiştir.
Ayrıca bu konuşmanın pek çok basın organında basımına izin vermiştir. Loraine, Atatürk hakkında yapmış olduğu bu konuşma karşılığında BBC yönetimi tarafından kendisine takdim edilen ücreti Türk-İngiliz dostluğunu ve kültür ilişkilerini derinleştirmesi için Londra Türk Halkevi’ne bağışlamıştır.2)

Kemal Atatürk öleli on yıl oluyor. Kavga ve çekişmelerle,
insanlığın geleceği hakkında duyulan umut ve korkularla dolu on yıl. Bu süre İçinde kadın erkek, küçük büyük hemen herkesin yaşayışında değişmeler oldu, ama benim Atatürk'le ilgili anılarım tazeliğinden bir şey yitirmedi.

Yiğit, vakur, dimdik bir adamdı; kusursuz giyinirdi. Biçimli bir yüzü, duru mavi gözleri, çalı çalı kaşları vardı. Yer yer sert çizgili olan bu yüz hemen her zaman ağırbaşlı ve ciddiydi. Bakışlarında, her hareketinde, hatta hareketsiz duruşunda büyük bir canlılık göze çarpardı. Zihni de vücudu da kurulu bir yay gibi her an harekete hazırdı.

Cumhurbaşkanı olduktan sonra askerî üniformasını çıkarmış, bu şerefli üniformayı bir daha tören ve geçitlerde bile giymemiştir. Bu gibi durumlarda her zaman sade bir gece giysisi, silindir şapka giyer ve nişan olarak yalnız Kurtuluş Savaşı'nın altın madalyasını takardı.

Seçkin bir adamdı; eşine kolay rastlanmayan bir adam. Tehlikeden korkmaz, güçlüklerden yılmak nedir bilmezdi. İçgüdü gibi bir şeyin yardımıyla (buna bir ad bulamıyorum, çünkü başka kimsede benzerini görmedim) bir meselede neyin önemli, nelerin önemsiz olduğunu çarçabuk ve kolayca kestirirdi.

Sorumlulukları ağırdı; ancak O bunların hepsini kabul eder, başkalarının sırtına yüklemeye bakmazdı. Sorumluluktan korkmaz, kaçınmaya çalışmazdı. Onun saygısını kazanabilmek için sizin de yüksek bir sorumluluk duygunuzun olması gerekirdi.

Tartışmayı çok sever ve bunu insanları zihin ve karakter bakımından ölçüp tartmakta bir yol olarak kullanırdı. Yumuşaklık etmez, yargılarında kolay kolay yanılmazdı. Dürüstlükten yana kusursuzdu; apaçık görüşlerinin, çevresindekiler üzerinde elektrikleyici bir etkisi vardı.

Doğa ona büyük bir irade gücü vermiştir; ama öyle sanıyorum ki, O bu gücü hep bilinçli bir disiplinle kullanıyordu.
Hayatın uzun, bitmez tükenmez bir sınav olduğunu pekiyi biliyordu. Atatürk bu sınavda verilecek cevapları öğrenmeyi bir an olsun elden bırakmamıştır.

Kemal Atatürk'ün en sevdiği konuşma yolu, Bakan arkadaşlarını da ayırmaksızın çevresindekileri, görüşmek istediği kimseleri psikolojik ve bilimsel bir sınavdan geçirmekti, Verilen cevaplar kadar karşısındaki kimseyi de dikkatle incelediği sezilirdi.

Kimi zaman sorular yağdırır, kimi zaman da uzun uzun kendi görüşlerini açıklardı. Sonra soru dolu bir duraklama, çatılmış kaşlarını altından o duru mavi gözlerin altından insanın içini okuyan bir bakışı... Bu bakışın ne demek istediği anlaşılırdı. Bu, kem küm etme demekti; karşılıklı konuşuyoruz şurada; biliyorum, güç durumdasın, ama ben her şeye “evet efendim” diyenlerden hiç hoşlanmam. Düşündüğünü açıkça söyle. Belki de boş değil söyleyeceklerin.

Görelim bakalım. Peki ne yaptı Atatürk? O parlak askerlik kariyerinin dışında neler başardı? Mutlak bir yönetimin küllerinden ve zihniyetinden yepyeni bir devlet çıkardı. Felaketlerle dolu bir savaşta artık her şeyin kaybolur gibi olduğu bir sırada Onun Türk halkına inancı bir an bile sarsılmadı.

Bu savaş, övünç verici bir askeri geçmişe sahip bir ulus için çok acı bir denemeydi. İşte Atatürk, Türk halkının kendi kendine olan güvenini yeniden canlandırdı, zihinlerini özgürlüğe kavuşturup güçlerini harekete geçirdi. Eskimiş bir geçmişi gömüp ulusuna geleceğin kapılarını açtı ve bu ulusa sonuna kadar inandı.

Atatürk'ü diktatör sayanlar olmuştur. Bence bu hem yanlış hem de yanıltıcı bir görüştür. Kabul edelim ki, günümüzde 'diktatör' sözcüğünün yeterli bir tanımı yapılmış değildir, ama Hitler'e, Mussolini'ye diktatör denmesine hiç kimsenin karşı çıkabileceğini sanmıyorum.

Öyleyse Kemal Atatürk neden aynı gruba girmiyor? diye bir soru sorulabilir.

Bunun birçok nedenleri vardır. Bir kere Atatürk bilinçli olarak, kendi yokluğunda uygulanacak bir düzen kurmaya, kendinden sonra sürecek bir hükümet ve yönetim sistemi yaratmaya çalışıyor; görüşlerini zorla kabul ettirmekten çok doktrinlerini öğretmeye ve ülkülerini açıklamaya uğraşıyordu.

Kurtuluş Savaşı sırasında arkadaşlarıyla hazırladığı tasarıya göre; egemenlik Büyük Millet Meclisinindi; halk tarafından seçilen mebuslar dört yılda bir Cumhurbaşkanını seçmekle görevliydi ve Meclis belli yasama ve yürütme yetkilerine sahipti.

Devrimler hiçbir zaman yumuşaklıkla olmaz; bu yüzden başlangıçta, Anayasanın ve organlarının yürürlüğe girmesinden önceki günlerde, Atatürk'ün zaman zaman kendi inisiyatifine dayanarak kesin hareket etmek zorunda kaldığı olmuştur. Gene de kanunlara aykırı davranışlarda bulunmaktan kaçınmıştır.

Büyük Millet Meclisi'ne karşı büyük bir saygısı vardı. İç işlerde başlıca amacı, o sırada pek işlemezse de ileride durumun gerektirdiği şekle uyup gelişebilecek esneklikte bir siyasal düzen ortaya koymaktı. Pek çok kimsenin sandığı gibi sağa sola emirler yağdırmak şöyle dursun, Atatürk, Bakanları her zaman kendi sorumluluklarını yüklenmeye zorlardı.

Öyle sanıyorum ki, eğer yaşasaydı belki bir sonraki Cumhurbaşkanı seçiminde adaylığını koymayıp, kurduğu düzenin kendisinin yokluğunda gereği gibi işleyip işlemeyeceğini görmek için bir köşeye çekilecekti. Ancak arkadaşları ve danışmanları bırakır mıydı, bunu kestirmek güçtür. 

Onun bütün tutumu şuydu: Kendisi Cumhurbaşkanı olarak devletin başıydı; memleketin yönetimi, Büyük Millet Meclisine karşı Anayasa'yı uygulamakla görevli olan hükümetin göreviydi.

Atatürk, Cumhuriyetin ilk yıllarında, bugün bizim halk idaresi diye bildiğimiz yönetim için zaman ve halkın daha hazır olmadığını biliyordu. Halk, Sultanlık ve İmparatorluk devrinin gelenekleriyle yoğrulmuş bir durumdaydı; bu alanda İttihat ve Terakki günleri de bir değişiklik getirmemişti. Onun için önce hem bu halk, hem de kabinede görev alan Bakanlar, Anayasanın kendilerine yüklediği yeni sorumluluklar konusunda eğitilmeliydi.

Bu arada bir yandan da işlerin yürütülmesi, Türkiye'nin modern, ilerici bir devlet olarak ihtiyaçlarının incelenmesi ve bu ihtiyaçların eldeki kaynakların yettiği ölçüde karşılanması gerekiyordu. Hepsinden önemlisi, uzun ömürlü bir iktisat sistemi kurmak şarttı ve Atatürk daha 1923 yılında, çekinmeden, ulusuna, böyle bir sitsem on yıl içinde kurulmadıkça Kurtuluş Savaşı'nda katlanılan sıkıntıların, gösterilen çabaların boşa gideceğini söylemiştir.

Kemal Atatürk'ün ileriyi görüşü o kadar keskin ve isabetli, olayların alacağı yön, halkın duyguları ve Türkiye'nin dış ilişkilerini gerekleri konusundaki sezişi o kadar doğruydu ki, çevresindekiler kendilerine güç ve karışık gelen meselelerde ne yolda hareket edeceklerini Ona danışırlardı. Bu gibi durumlarda karşısındakine her zaman yardıma hazırdı, ancak emretmez, sadece yol gösterirdi.

Peki, dış siyasette Atatürk diktatörce denebilecek neler yaptı? Hiç.

Komşuları yeni Cumhuriyetin bağımsızlık ve toprak bütünlüğüne saygı gösterdiği sürece, O da barışçı, uzlaşıcı, savaşı önleyici, dostça bir siyaset güttü. Rusya ile olan çekişmeler durduruldu; Yunanistan'la olan kavgaya son verilip yakın işbirliğine geçildi; yalnız Bulgaristan'ın katılmadığı Balkan Antlaşması’yla Balkanlar’daki anlaşmazlıklar bir çözüme bağlandı.

İran, Irak ve Afganistan'la yapılan Sadabad Saldırmazlık Paktı Türkiye'nin doğu sınırlarında barış kesinlikle sağlandı. Fransa ile ilişkiler iyi ve dostçaydı; Faşist İtalya'yla normal, İngiltere'yle tam bir uzlaşmayla kalınmamış, bugün sürdürüldüğüne çok sevindiğimiz yakın ve dostça ilişkiler de geliştirilmiştir.

Ve son olarak, Atatürk Türkiye'sinin kendi sınırları konusunda güttüğü siyaset, bu sınırların değişmez olduğudur.Bütün yukarıda saydıklarımızın diktatörlük siyasetiyle bir ilgisi var mıdır? Bu sorunun cevabı elbette ‘hayır’dır.

Sonuç olarak diyebiliriz ki, Mustafa Kemal'in ortaya koyduğu eser, zaman karşısında geçirdiği sınavı başarıyla atlatmış ve atlatmaktadır.

Bugün Türkiye sağlam temellere dayanan bir ülke olmakta kalmayıp, felaketlerle dolu, kararsız dünyamızda bir denge unsuru olmaktadır. Ne istediğini biliyor; dostlarını biliyor ve çizdiği yolda kararlı adımlarla ilerliyor. Antlaşmalarına sadıktır...

Bu konuşma için hazırladığım plan, dinleyicilerime Atatürk'ün bir portresini çizmek, Cumhuriyetin kurucusu olarak başardığı işleri kısaca anlatmaktı. Onun özel hayatından pek söz etmediğim ileri sürülebilir. Ancak bunun bir nedeni vardır.

Bir kere bir büyükelçinin görevli bulunduğu ülkenin Devlet Başkanı ile olan ilişkileri ister istemez resmîdir. Atatürk için bu özellikle böyleydi; çünkü O, resmî ziyaretlerin gerektiği durumlar dışında elçilerle görüşmez, özel davetlerde bulunmazdı.

Ne kıskançlıklara, ne çekememezliklere yol açacağını pekiyi bildiğinden, hiç kimse için bu kuralın dışına çıkmazdı. Sonra Atatürk, diplomatik temsilcilerin kendisine değil, Dışişleri Bakanına başvurması gerektiğini açıkça belli ederdi. Bu kesin tutumunun haklı nedenleri vardı, çünkü kendisinin dışarıya karşı Cumhurbaşkanı olarak görevleri icra değil, temsil görevleriydi.

İcra görevi Hükümete aitti ve diplomatik temsilcilerle yapılan görüşme ve konuşmalar hakkında Cumhurbaşkanına bilgi vermek gene Hükümetin yapması gereken bir işti. Gene de, İtimatnamemi sunuşum, Kralın tahtp çıkışını haber verişim gibi resmî ziyaretlerde, söyleyeceklerimi söyleyip ödevimi bitirince oturmamı söylerdi ve konuşurduk.

Dışişleri Bakanı da hazır bulunurdu. Şüphesiz bunlar pek seyrek olaylardı; ama ben bu konuşmaları ilgi çekici ve çok faydalı bulurdum. Konuşmamız pek resmî geçerdi ancak gene de ara sıra kişisel bir yakınlaşma olur, birbirimizi ölçüp tartmak için fırsat bulmuş olurduk...

Genel olarak Türkçe konuşurdu; ben bu dili pek az bildiğimden Dışişleri Bakanı tercüme ederdi. Arada bir Fransızca kullandığı olurdu; Fransızcası akıcı değildi ama meramını anlatabilirdi.

Yılda bir kere kabul verirdi, o da 29 Ekim Cumhuriyet bayramının akşamı. O sabah, Büyük Millet Meclisinde üniformalarını giymiş yabancı devlet elçilerini ve elçilik ileri gelenlerini sırayla huzura alıp, tebrikleri kabul etmiştir. 

O günün akşamı bakanların, mebusların, yüksek rütbeli subay ve memurların, tanınmış kişilerin ve kordiplomatiğin hazır bulunduğu büyük, zengin bir davet düzenlenirdi. Kordiplomatik mensupları ayrı bir odaya alınır ve orada Cumhurbaşkanı kendisine çok yakışan o ağırbaşlı haliyle herkesi ayrı ayrı selamladıktan sonra bir koltuğa oturur, yaveriyle hazır bulunanlardan bazılarını çevresindeki topluluğa katılmaya davet ederdi.

Sabahın erken saatlerine kadar süren bu akşam, Atatürk'ün akşamıydı. Çok eğlenirdi, ancak gene de daha önce sözünü ettiğim sınav usulünü büroda de elden bırakmazdı. 

Bu bayram akşamlarından sonuncusu 29 Ekim 1937'de idi. 

O gün beş saat kadar Atatürk'ün yanında kaldım; bu benim için, Onun zihnini bir konuya verebilmekteki olağanüstü gücünü görmek bakımından büyük bir fırsat oldu. Çevresine her yeni gelen kimseye söyleyecek, ya da ondan sorup öğrenecek bir şey buluyordu.

Konuşması bir an bile sudan, hafif konulara yönetmedi. Söylediği her sözün güttüğü bir amaç vardı; sözlerinin gerisinde sürekli bir maksat, yorulmak bilmeyen bir soruşturup öğrenme isteği sezilirdi.

Konuşmamda sizlere Atatürk'ün kahvaltıda neler yediğinden, elbiselerini kime diktirdiğinden, ne marka diş macunu kullandığından niçin söz etmediğimi artık anlamışsınızdır sanırım. Ben de bilmiyorum ve zaten ne önemi var bunların?

Ben burada Atatürk'ü bir insan olarak ele aldım ve bu konuda son bir söz söyleyeceğim. Yumuşak bir adam değildi, çünkü hayatı çetin mücadelelerle yoğrulmuştu. Fakat âdildi. Kesin düşünceleri vardı, ancak başkalarını dinlemeye her zaman hazırdı...

Çevresinden bağlılık bekler ve bunu hak ederdi. Kazandığı kuvvet hiçbir zaman başını döndürmedi. Küçüklük nedir bilmezdi. 

Her şeyden önce Türk ulusunun iyiliğini düşünür ve bunu barışta, güvenlikte, ilericilik ve kardeşlikte bulurdu, savaş ve fetihte değil. Sert görünüşüne, çabuk duygulanan bir kimse olmayışına rağmen çevresinden saygı görmek İhtiyacını derinden duyduğunu sanıyorum. 

Serinkanlılıkla düşünebilmek insanlara karşı duygusuz olmak değildir.3

Kaynak 3-Türk Dili Dergisi, Cilt XIV, Sayı 158 (1 Kasım 1964), s.109-113’te yayınlanan Ünal Aytür tercümesinden aktarılmıştır.
1-Loraine'’in 10 Kasım 1948 Anma Konuşması, Türkiye'de ilki 1981'de Atatürk'ün Doğumunun 100. Yılında Kemal Atatürk as i Knew Him) ve diğeri 1998'de Türkiye Cumhuriyeti’nin 75. Yılında (Sir Percy Loraine's Address on Atatürk 10 November 1948) Ankara'da The British Council tarafından İngilizce olarak iki kez yayınlanmıştır.
2-Esra Sarıkoyuncu Değerli, "Bir İngiliz Diplomatın Gözüyle Mustafa Kemal Atatürk", Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi Cilt XXIII, Sayı 67-68-69 (Mart-Temmuz-Kasım 2007), s. 209.